joseph-gonzalez-_LSNQHj1xrc-unsplash

Sandalye

Bir şarkı bana beklemeyi öğretiyor, durmayı. Biraz daha fazlasını vermenin aslında daha fazlasını kazandıracağını anlatıyor. Bir sandalye oturmayı öğretiyor bana, biraz umutla yaklaşıyor gerektiğinde masanın altında davetkar şekilde. Dümdüz yüzeyiyle bile rahatlığı vaat edebiliyor en ihtiyaç olunduğu anda.

Başında korkunç gelse de, gelecek olanlardan korkuyor olsan da sonuna kadar gittiğinde nasıl güzel olanla seni tanıştırdığını anlatıyor aslında bu şarkıların bazıları ya da sahip olduğun bütün düzlemler.

Şimdilerde sorun beklemeye de sabrım kalmamış gibi. Beklerken bile bir yerinden meseleye beklemeyen hareketler yükleme çabasındayım. Düzlemden habersiz düzleme yokuşlar çiziyorum eğimlerini hesaplamadan.

Bırakıp devam edebilmek farklı bir yerinden başlamak; mümkün olsaydın keşke. Ama uzanıp tutamadığımızı düşünüp avucumuzun içerisinde o zamana kadar erimiş olan her şey kadar sahte duruyorsun uzaktan.

Çocukken okuduğum altın pencereli ev hikayesindeki uzaktan altın duran pencerenin sadece güneş ışığı yansımasını yakınında yaşarken anlayan o çocuk kadar hala afallıyorum senin merhabalarının ucu bana değdikçe.

Yüzmeyi de seviyorum oysaki yüzmeyi bilmeden hem de. Öğretemedim işte bi kendime diye hayıflansam ne yazar ki biraz ilerleyince hep belime kadar suyun içerisinde bulmuyorum mu kendimi her seferinde? Her sabah belki yatağımdan banyoya yürüdüğüm mesafede birkaç kere boğulma tehlikesi geçiriyorum. Can kurtaran sandalyesine gözüm takılırdı önceden belki canımı benden kurtarır diye. Ama sandalyeden de umudumu kestim. Sandalyeden de zaten nasıl medet umulur ki yahu?